İlk Profesyonel İş Deneyimini Yurt Dışında Yaşamak |
İlk Profesyonel İş Deneyimini Yurt Dışında Yaşamak

İlk “iş” deneyimi diye başlamak istemedim. Çünkü bu benim ilk işim değil, ilk defa profesyonel olarak başladığım bir iş deneyimi oldu. Tüm üniversite hayatım boyunca hatta lise yıllarımın bir kısmı da dahil sürekli freelance, part-time, gönüllü olarak çalıştıktan ve son senemde de AIESEC’in Türkiye ofisinde tam zamanlı ötesi görev aldıktan yani yıllarca neredeyse kendi kendimin patronu olduktan sonra, ilk “profesyonel” iş deneyimim beni fazlasıyla heyecanlandırmaya başlamıştı. Bu heyecan aslında içimde duyduğum “acaba nasıl olacak” merakından doğuyordu sanırım.

Karar Veriş

yurt dışında çalışmaya karar vermek, yurt dışında staj

“Bunun kararı mı olur ne kadar güzel bir fırsat” diye de düşünülebilir ama insanın sevdiklerini bir anda bırakıp gitmeye karar vermesi o kadar da kolay olmuyor. Tabi burda karar verirken neyi göz önünde bulundurduğunuz büyük bir önem taşıyor.

Aslında bir yurt dışı tecrübesi elde etmem gerektiğine Ocak ayında karar vermiştim. Yani mezun olmadan 6 ay önce. Çünkü Türkiye’de bulunduğum ortam benim tamamen konfor alanımdı. İlk olarak ilerlemek istediğim alanda kendimi çok sınırlı hissediyordum. Bunun en büyük sebebi de Türkiye’de başvuruda bulunacağım birçok şirketin aslında bence hiçbir anlam taşımayan işe alım süreci yöntemleriydi. Hiç tecrübe etmememe rağmen çevremdeki birçok kişiyi gözlemleme fırsatım oldu. Bu kadar heyecanlı ve istekliyken muhtemelen yapabileceğimin çok altında bir pozisyonda başlayacak olmak canımı sıkıyordu. Ki bu arada CV’im aslında herkes tarafından iyi kabul edilebilecek kapıları açabilecek seviyedeydi. Ama sonuçta “ilk iş” etiketini üzerimde taşıyacak olmak gözüme oldukça sıkıcı görünmüştü. Çünkü bu benim ilk işim olmayacaktı.

İkinci sebebi ise dünyaca kabul edilmiş birçok stratejinin Türkiye’de hala can çekişiyor olmasıydı. Tabi bu konularda ön yargılı da olabilirim, sonuçta koskoca ülkedeki tüm şirketlerin stratejilerini bakış açılarını biliyormuş gibi konuşmam saçma olur. Ama bana ortamın hissettirdiği bu şekildeydi. Gerçi bu da beni zorlayacak bir şey olabilirdi. Ama gerçekten bununla uğraşmak isteyip istemediğim konusunda emin değildim.

Gerçi diğer bir taraftan kendimi zorlamadıkça geliştirebileceğimi düşünmüyordum. İnsanın sınırlarını bilmesi, neyi iyi neyi kötü yapıyor görmesi, denemesi gerekiyor. Bunu da en iyi yapma şekli konfor alanının dışına çıkmak. (Bu cümleyi her kurduğumda aklıma milyonlarca klişe an da gelmiyor değil.)

Son aklıma hep bu video geliyor.

What makes a hero? – Matthew Winkler

Önce Konfor Alanını Bul. Bul Ki Dışına Çıkasın.

Basit bir liste yaptım kafamda: iş beni zorlar mı? Hayır. Çünkü Growth Mindset bunu gerektirirdi. Sonuçta hata yapmaktan korkmamak ve istediğimiz şeyleri öğrenebileceğimize inanmak lazım. Hem çalışıp hem yüksek lisans yapsam? Hayır. Zaten son senem bundan pek farksız değildi. AIESEC’te geçirdiğim 3 sene içerisinde de zaten yeterince gönüllü olmak/gönüllü bir organizasyona liderlik etme tecrübelerini de edindiğim için – ki bu da benim tamamen konfor alanım dışında bir tecrübeydi ve baya hata yaparak öğrendim – seçeneklerim gittikçe azalıyordu.

Sonra dış etkenleri bir yana bırakıp, iç dinamiklerim üzerine düşündüm. Benim en büyük sıkıntım neydi? Tabi ki cevabım hazırdı: Kendimi anlatmak. Beynimdeki düşünceleri kelimelere dökmek herhalde hayatımın en büyük işkencesi. Önceleri insanlar beni anlamıyor diyordum, sonra sorun herhalde bende dedim. Çünkü herkes kendi arasında anlaşıyordu. Ve hayatımda beni gerçekten anlayan sadece bir insan vardı ki kendisi de eminim beni sevdiği için 1000x çaba sarf edip ancak o şekilde anlıyordu. Hatta muhtemelen hala anlamadığı anlar oluyordu ama bana zaman veriyordu kendimi daha iyi anlatabileceğim seviyeye gelmem için. Ama benim de hakkımı yememek lazım. Son birkaç senede epey bir çaba sarf etmiştim bu iletişim konusunda. Her neyse. Sonuçta o kişi yanımda oldukça, bu zorluk da hayatımdan silinmeye başlamıştı. Ama bu öyle üstünü kapatıp gidebileceğim türden bir şey değildi benim gözümde. Aslında ilerleme kaydetmiştim, evet bu “challenge”ı almalıydım. Ana dilimde bile kendimi anlatamazken – ki aman tanrım pazarlama yapıyorum bu da apayrı bir çelişki – yurt dışında, beni anlayan biricik konfor alanım yanımda olmadan yaşamalıydım.

Sonra bu fikir beni daha da heyecanlandırmaya başladı. Tabi ki bir AIESEC’li olarak yıllardır zaten milyonlarca kişinin – belki biraz abartmış olabilirim – hikayesini okumuştum. Gözüme de o kadar büyük görünmüyordu. Herkes gidiyor diye düşünüyordum.

İşte ben en büyük hayatı burada yapmışım. Yakaladığım nokta süper, kendimi çok iyi analiz etmişim. Ama bu fikir ve doğuracakları üzerine hiç düşünmemişim. Yani bu noktada tecrübenize başlamadan önce birilerinin size bu tecrübenin nasıl bir şey olacağını hissettirmesi gerekiyor. Her ne kadar teoride olaya hakim olsanız da, yaşayacağınız tecrübeye hazırlanmayı kendi kendinize atlayabilirsiniz. Bunu hiç düşünüp kendimi hazırlamadığımı Boston’a geldikten 3 gün sonra fark ettim. Tabi bu apayrı bir hikaye.

Konumuza geri dönelim.

Karar Vermek

O kadar da kolay değil. Herkes her zorluğu aşmaya çalışmak için uğraşacak diye bir şey de yok. Önemli olan aşmak istediğimiz zorlukların üzerine gidebiliyor olmamız. Tabi ki bu noktada da kendimizden yola çıkmamız gerekiyor. Burada tanıştığım birçok kişi “ya ne kadar cesaretlisin, ben olsam yapamazdım” deseler de ben onlara her zaman yapardınız diyorum. Çünkü yaparlardı. Ama bu aşmak istedikleri bir zorluk olsaydı.

Bu arada 2. haftamı bugün itibariyle tamamladığım yeni iş hayatımın beklentilerimi nasıl karşıladığı hakkında da bir iki cümle yazmak isterdim ama anlatacaklarım ne yazık ki yeni bir blog yazısı olmak için yola çıktılar bile.




About Author

Gülşah Semiz
Passionate learner with more than five years hands-on experience in social media, inbound marketing, SEO, front-end web development, and marketing in general. Worked with various organizations including start-ups, corporates and non-profits. Currently, pursuing her master degree in Marketing Analytics at Bentley University.